Hakkımda

Fotoğrafım
"Ya adako? ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem. hep öteye, öteye uzar. gövdenin topraga kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. özgürlüğe susamışlıktır. ben buna ağaç dalı kompleksi diyorum. genç hastalığıdır. ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.insanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu adako yu budarlar. onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. kimi insana ne yapılsa yararı olmaz asi daldır o ayrılır balta işlemez ona" (AYLAK ADAM)

7 Şubat 2011 Pazartesi

J.D SALİNGER VE MUZ BALIĞI İÇİN MÜKEMMEL BİR GÜN

-“Allah kahretsin,” dedi, “Dünyada hoş şeyler de var hakikatten, hoş şeyler yani. Hepsini birden ıskalayacak kadar da salağız biz. Olup biten her şeyi hemen o sefil, küçük egolarımıza gönderiyoruz mütemadiyen.
-“Buddy bana dedi ki, bir tepenin dibinde boğazı kesilmiş olarak yatan ve kan kaybından yavaş yavaş öbür dünyaya göçen bir adam, güzel bir kızın ya da ihtiyar bir kadının, başının üstünde mükemmel dengelenmiş nefis bir testiyle oradan geçtiğini gördüğünde, tek kolu üzerinde doğrulup, tepeyi sapasağlam aşsın diye testiye gözüyle eşlik edebilmeliymiş.”

Bazen varoluşsal bir bunalımın kıyılarında dolaşırken aklıma J.D. Salinger’in Franny ve Zooey adlı öyküsündeki bu iki diyalog gelir. Yedi tuhaf kardeşten ikisi olan Franny ve Zooey arasında geçen bu diyalog, bana dolaylı yoldan, yabancılaşmanın yaşattığı dünyasızlığı ve kirlenmiş ruhlarımızı hatırlatır.
Salinger, genellikle Glass ailesinin birbirine bağlı hikâyelerinde, iletişimsizlik (ve sonucunda ilişkisizlik) ön planda yer alırken, beklentilerin tükenmesini, insanın ve dünyanın tüm anlamını yitirmesiyle ortaya çıkan kirlenmişlik duygusunu, ruh denen o yüce şeyi kaybettiğimiz inancını bize hissettirir. Bunun sonucunda da ortak değerlerin yerini insanların kendi kişisel değerlerinin yerine bırakmasıyla kopan iletişim, düş kırıklıkları ve yalnızlık duygusuyla birlikte bir sonraki adımda intihar olarak karşımıza çıkar öykülerinde. Franny ve Zooey’ nin ağabeyi Seymour’ un, Dokuz Öykü adlı kitabının ilk öyküsünde intihar ettiğini görürüz. Yine Salinger'in tek romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın (Gönülçelen) kahramanı Holden Caulfield romanın bir yerinde şöyle der.’’ Bir saat kadar kaldım yıkanma odasında, sıcak suya gömüldüm. Sonra yatağa girdim. Uzun sürdü uyumam -yorgun bile değildim- ama sonunda dalmışım. Gerçekte, istediğim tek şey kendimi öldürmekti. Pencereden atlayayım diyordum. Yere düşer düşmez üzerimi örteceklerini bilsem atlardım da. Bir suru budala serserinin beni ezilmiş görmelerini istemiyordum." Franny ve Zooey de intihar eden ağabeyleri kadar sorunludur. Ölümler, intiharlar, aşklar, hayatla yaşanan uyumsuzluklar onları da bu yaralanmış kuşağa dahil etmiştir.
Zen-Budizimi öğretisinden oldukça etkilenmiş olan kendini ‘‘beceriksiz bir Zen Budist’’ olarak nitelendiren, münzevi ve neredeyse tüm dünyaya öfkeli olan Salinger,’’ Sahte dünyanın sahte insanlarına topyekün savaş açtığını’’ söyler. Ve beklide sırf bu yüzden onlarca köpek tarafından korunan New Hampshire'da uçsuz bucaksız bir arazinin ortasında, telefonsuz bir evde yaşıyordu. Hayattayken evine kimseyi yaklaştırmadığı ve sokağa hemen hemen hiç çıkmadığı biliniyor. Bilinen tek fotoğrafı 1988'de çekilmiş. Bir fotoğrafçı süpermarketten çıkarken yakalamış ama ünlü yazar yüzünü saklamayı başarmış. Gerisi mutlak bir bilinmezlik. J.D. Salinger, 44 yıldır ortalığa çıkmadan, 34 yıldır tek bir satir yayınlamadan yaşadı. Tüm bunları ise "Yazdıklarımı yayınlamamak bana olağanüstü bir zevk veriyor. Onları ortalıkta görmek bana soyunmuşluk duygusu veriyor. Yazmak benim için son derece kişisel bir şey," diye açıklıyor.
Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. Manhattan'da, az sayıdaki söyleşilerinden birinde söylediği gibi, 1951'de yayımlanan ve bugün bir "modern-klasik" sayılan tek romanı The Catcher in the Rye' (Çavdar Tarlasında Çocuklar) daki Holden Caulfield'ın çocukluğuna oldukça benzeyen bir çocukluk geçirdi. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti, 1939'da Colombia Üniversitesi'nde yazı derslerine katıldı. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi zamanın "şık" dergilerinde yirmi öykü yayımladı, ancak 1954'ten beri bunların yeniden yayımlanmasına izin vermiyordu (yine de, 1974'te korsan bir basım yapıldı.). Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. "Yeni dönem" öykülerinden oluşan Nine Stories(DokuzÖykü ) (İngiltere'de For Esme-With Love and Squalor [Esme İçin-Sevgi ve Sefaletle] adıyla) 1953'te yayımlandı. Salinger 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi "tuhaf" kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı "uzun öykü"lerini yayımlamaya başladı. Bu dizi ökülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction(Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş) adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan "Hapworth 16, 1924" ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayısının sayfalarında kaldı.
Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor. Salinger öykülerinde ve neredeyse dünya edebiyatına bir nevi ‘‘Küçük Prens’’ sayılabilecek Holden Caulfield karakterini yarattığı Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında, duyarlı, zeki, yetenekli çocuklar ve gençler aracılığıyla büyüklerin geleneksel-ahlâksal değerlerini sorguladı. Ergen dünyasının çirkinliklerini, iki yüzlülüklerini ve yapaylığını sergilerken de umutsuz bir tablo değil, trajikomik insanlık durumları çıkardı karşımıza. Bu sevgisizlik/iletişimsizlik dünyasında başköşeyi tutan umut/umutsuzluk, çürümüşlük/saflık gibi temaları mizah yüklü bir dille, adeta görsel/işitsel bir lezzetle sergiledi.
Sadece üç kitap yazarak ‘‘kült yazar’’ olmayı başaran J.D. Salinger, 1961'de yayımlanan ikinci romanı ‘‘Franny ve Zooey’’de Glass Ailesi'nin iki genç üyesi Franny ve Zooey kardeşlerin hikáyesini (Yapı Kredi Yayınları'ndan aynı isimde bir çevirisi yapıldı) anlatıyordu. Daha sonra Dokuz Öykü adlı kitabı yayınlanan kitabındaki öyküler, bu dünyanın kabullenmesinde değil, aşılmasında buluyordu doruk noktasını. İnce bir ironiyi, keskin gözlemleriyle bütünleyen yazar, James Joyce' un ''epiphany'' tanımına uyan bir öykü döngüsü yaratıyordu: Seymour' un intihar etmesiyle başlayan, geleceği görebilen harika çocuk Teddy' nin kız kardeşi tarafından boş havuza itilerek ölmesiyle noktalanan bir döngüydü bu. Bir röportajında - Sizde yazma isteği uyandıran yazarlar kimlerdir? Sorusuna, Çemil kavukcu şöyle cevap veriyor.’’ J. D. Salinger’ın “Dokuz Öykü”sünü okuduğumda bunu hissetmiştim. Yazarın o kitapta; eski arkadaş, iki bayanın bir araya geldikleri bir öyküsü vardır. Öyküde olay yoktur. İki bayan sadece konuşurlar. Öyle iyi bir dili, atmosferi vardır ki, üçüncü kişi de siz olursunuz. Bir yazar olarak, bunu nasıl başardı acaba, diye düşündüm. Çünkü bana yazarın kullandığı sözcükleri verseniz o atmosferi oluşturamam.’’
Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş adlı son kitabında ise Glass kardeşlere ait iki uzun öykü yer alıyor. Glass ailesini daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz ilk uzun öyküde ailenin fertlerinde hayatın tüm anlam ve anlamsızlıkları barınıyor. Hayal, mucize, inanç, kırılganlık, sıkışmışlık, yaşam karşısında bocalama…
Salinger’ı üne kavuşturan ve Amerikan edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen ‘‘Catcher in The Rye’’ (Türkçe'de ilk kez Adnan Benk çevirisiyle ‘‘Gönülçelen’’ daha sonra Yapı Kredi Yayınları'ndan ‘‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’’ismiyle yayımlandı.) zamanının en çok ses getiren ve cesurca yazılmış romanı olarak da kabul gördü ve efsaneleşti. Rock gruplarından bağımsız sinemacılara kadar her kesimden insana esin kaynağı oldu. Hatta hala ‘‘kayıp kuşak’’ olarak kabul gören aylak ve kaygısız kuşağın davranış kalıplarında bile Salinger'in kahramanının etkilerini bulmak mümkün.
İlk olarak 1951 yılında Amerika’da basılan ‘‘Catcher in The Rye’’, büyüklerin kaotik evreninin erken yaşta bunalıma soktuğu Holden Caulfield’ in hikayesidir. Holden yaşına göre oldukça aykırı bir çocuktur. Herkese karşı olan (kardeşi Phoebe hariç) Holden’ ın 48 saatlık öyküsü Yusuf Atılgan’ın “Aylak adam” romanını da ki C. yi bize çağrıştırır. Sanki C. Holden’ nın büyümüş halidir. Bir an önce büyümek istemekle, büyümekten nefret etmek arasında gidip gelen ve fena halde yeniyetmelik ‘‘yabancılaşması’’ yaşayan Holden Caulfield, yatılı okulda okur, düzgün ve konformist olmaya özen gösterir ama beceremez, bir yandan da bölünen ailesinin yaptırımlarına uyması ve adam olması gereken yaştadır. Ortalıkta gezinip, kadınları, ilişkilerin doğasını ve otoriteye başkaldırmayı keşfettiği dönemde, ailesinin ilgisizliği ve otorite ile başedemezliği onu depresyona sürükler. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanıdır bu.
Yaşarken de kendisinden çok söz edilmesinden hoşlanmayan Salinger hakkında ki yazımı Salinger’in Holden’a söylettiği şu harika cümlelerle bitirmem gerekir "Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'yi bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."
J. D Salinger'ın anısına...

Ozan Şafak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder