Hakkımda

Fotoğrafım
"Ya adako? ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem. hep öteye, öteye uzar. gövdenin topraga kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. özgürlüğe susamışlıktır. ben buna ağaç dalı kompleksi diyorum. genç hastalığıdır. ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.insanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu adako yu budarlar. onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. kimi insana ne yapılsa yararı olmaz asi daldır o ayrılır balta işlemez ona" (AYLAK ADAM)

7 Şubat 2011 Pazartesi

J.D SALİNGER VE MUZ BALIĞI İÇİN MÜKEMMEL BİR GÜN

-“Allah kahretsin,” dedi, “Dünyada hoş şeyler de var hakikatten, hoş şeyler yani. Hepsini birden ıskalayacak kadar da salağız biz. Olup biten her şeyi hemen o sefil, küçük egolarımıza gönderiyoruz mütemadiyen.
-“Buddy bana dedi ki, bir tepenin dibinde boğazı kesilmiş olarak yatan ve kan kaybından yavaş yavaş öbür dünyaya göçen bir adam, güzel bir kızın ya da ihtiyar bir kadının, başının üstünde mükemmel dengelenmiş nefis bir testiyle oradan geçtiğini gördüğünde, tek kolu üzerinde doğrulup, tepeyi sapasağlam aşsın diye testiye gözüyle eşlik edebilmeliymiş.”

Bazen varoluşsal bir bunalımın kıyılarında dolaşırken aklıma J.D. Salinger’in Franny ve Zooey adlı öyküsündeki bu iki diyalog gelir. Yedi tuhaf kardeşten ikisi olan Franny ve Zooey arasında geçen bu diyalog, bana dolaylı yoldan, yabancılaşmanın yaşattığı dünyasızlığı ve kirlenmiş ruhlarımızı hatırlatır.
Salinger, genellikle Glass ailesinin birbirine bağlı hikâyelerinde, iletişimsizlik (ve sonucunda ilişkisizlik) ön planda yer alırken, beklentilerin tükenmesini, insanın ve dünyanın tüm anlamını yitirmesiyle ortaya çıkan kirlenmişlik duygusunu, ruh denen o yüce şeyi kaybettiğimiz inancını bize hissettirir. Bunun sonucunda da ortak değerlerin yerini insanların kendi kişisel değerlerinin yerine bırakmasıyla kopan iletişim, düş kırıklıkları ve yalnızlık duygusuyla birlikte bir sonraki adımda intihar olarak karşımıza çıkar öykülerinde. Franny ve Zooey’ nin ağabeyi Seymour’ un, Dokuz Öykü adlı kitabının ilk öyküsünde intihar ettiğini görürüz. Yine Salinger'in tek romanı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın (Gönülçelen) kahramanı Holden Caulfield romanın bir yerinde şöyle der.’’ Bir saat kadar kaldım yıkanma odasında, sıcak suya gömüldüm. Sonra yatağa girdim. Uzun sürdü uyumam -yorgun bile değildim- ama sonunda dalmışım. Gerçekte, istediğim tek şey kendimi öldürmekti. Pencereden atlayayım diyordum. Yere düşer düşmez üzerimi örteceklerini bilsem atlardım da. Bir suru budala serserinin beni ezilmiş görmelerini istemiyordum." Franny ve Zooey de intihar eden ağabeyleri kadar sorunludur. Ölümler, intiharlar, aşklar, hayatla yaşanan uyumsuzluklar onları da bu yaralanmış kuşağa dahil etmiştir.
Zen-Budizimi öğretisinden oldukça etkilenmiş olan kendini ‘‘beceriksiz bir Zen Budist’’ olarak nitelendiren, münzevi ve neredeyse tüm dünyaya öfkeli olan Salinger,’’ Sahte dünyanın sahte insanlarına topyekün savaş açtığını’’ söyler. Ve beklide sırf bu yüzden onlarca köpek tarafından korunan New Hampshire'da uçsuz bucaksız bir arazinin ortasında, telefonsuz bir evde yaşıyordu. Hayattayken evine kimseyi yaklaştırmadığı ve sokağa hemen hemen hiç çıkmadığı biliniyor. Bilinen tek fotoğrafı 1988'de çekilmiş. Bir fotoğrafçı süpermarketten çıkarken yakalamış ama ünlü yazar yüzünü saklamayı başarmış. Gerisi mutlak bir bilinmezlik. J.D. Salinger, 44 yıldır ortalığa çıkmadan, 34 yıldır tek bir satir yayınlamadan yaşadı. Tüm bunları ise "Yazdıklarımı yayınlamamak bana olağanüstü bir zevk veriyor. Onları ortalıkta görmek bana soyunmuşluk duygusu veriyor. Yazmak benim için son derece kişisel bir şey," diye açıklıyor.
Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. Manhattan'da, az sayıdaki söyleşilerinden birinde söylediği gibi, 1951'de yayımlanan ve bugün bir "modern-klasik" sayılan tek romanı The Catcher in the Rye' (Çavdar Tarlasında Çocuklar) daki Holden Caulfield'ın çocukluğuna oldukça benzeyen bir çocukluk geçirdi. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti, 1939'da Colombia Üniversitesi'nde yazı derslerine katıldı. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi zamanın "şık" dergilerinde yirmi öykü yayımladı, ancak 1954'ten beri bunların yeniden yayımlanmasına izin vermiyordu (yine de, 1974'te korsan bir basım yapıldı.). Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. "Yeni dönem" öykülerinden oluşan Nine Stories(DokuzÖykü ) (İngiltere'de For Esme-With Love and Squalor [Esme İçin-Sevgi ve Sefaletle] adıyla) 1953'te yayımlandı. Salinger 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi "tuhaf" kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı "uzun öykü"lerini yayımlamaya başladı. Bu dizi ökülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction(Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş) adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan "Hapworth 16, 1924" ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayısının sayfalarında kaldı.
Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor. Salinger öykülerinde ve neredeyse dünya edebiyatına bir nevi ‘‘Küçük Prens’’ sayılabilecek Holden Caulfield karakterini yarattığı Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında, duyarlı, zeki, yetenekli çocuklar ve gençler aracılığıyla büyüklerin geleneksel-ahlâksal değerlerini sorguladı. Ergen dünyasının çirkinliklerini, iki yüzlülüklerini ve yapaylığını sergilerken de umutsuz bir tablo değil, trajikomik insanlık durumları çıkardı karşımıza. Bu sevgisizlik/iletişimsizlik dünyasında başköşeyi tutan umut/umutsuzluk, çürümüşlük/saflık gibi temaları mizah yüklü bir dille, adeta görsel/işitsel bir lezzetle sergiledi.
Sadece üç kitap yazarak ‘‘kült yazar’’ olmayı başaran J.D. Salinger, 1961'de yayımlanan ikinci romanı ‘‘Franny ve Zooey’’de Glass Ailesi'nin iki genç üyesi Franny ve Zooey kardeşlerin hikáyesini (Yapı Kredi Yayınları'ndan aynı isimde bir çevirisi yapıldı) anlatıyordu. Daha sonra Dokuz Öykü adlı kitabı yayınlanan kitabındaki öyküler, bu dünyanın kabullenmesinde değil, aşılmasında buluyordu doruk noktasını. İnce bir ironiyi, keskin gözlemleriyle bütünleyen yazar, James Joyce' un ''epiphany'' tanımına uyan bir öykü döngüsü yaratıyordu: Seymour' un intihar etmesiyle başlayan, geleceği görebilen harika çocuk Teddy' nin kız kardeşi tarafından boş havuza itilerek ölmesiyle noktalanan bir döngüydü bu. Bir röportajında - Sizde yazma isteği uyandıran yazarlar kimlerdir? Sorusuna, Çemil kavukcu şöyle cevap veriyor.’’ J. D. Salinger’ın “Dokuz Öykü”sünü okuduğumda bunu hissetmiştim. Yazarın o kitapta; eski arkadaş, iki bayanın bir araya geldikleri bir öyküsü vardır. Öyküde olay yoktur. İki bayan sadece konuşurlar. Öyle iyi bir dili, atmosferi vardır ki, üçüncü kişi de siz olursunuz. Bir yazar olarak, bunu nasıl başardı acaba, diye düşündüm. Çünkü bana yazarın kullandığı sözcükleri verseniz o atmosferi oluşturamam.’’
Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş adlı son kitabında ise Glass kardeşlere ait iki uzun öykü yer alıyor. Glass ailesini daha yakından tanıma imkânı bulduğumuz ilk uzun öyküde ailenin fertlerinde hayatın tüm anlam ve anlamsızlıkları barınıyor. Hayal, mucize, inanç, kırılganlık, sıkışmışlık, yaşam karşısında bocalama…
Salinger’ı üne kavuşturan ve Amerikan edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen ‘‘Catcher in The Rye’’ (Türkçe'de ilk kez Adnan Benk çevirisiyle ‘‘Gönülçelen’’ daha sonra Yapı Kredi Yayınları'ndan ‘‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’’ismiyle yayımlandı.) zamanının en çok ses getiren ve cesurca yazılmış romanı olarak da kabul gördü ve efsaneleşti. Rock gruplarından bağımsız sinemacılara kadar her kesimden insana esin kaynağı oldu. Hatta hala ‘‘kayıp kuşak’’ olarak kabul gören aylak ve kaygısız kuşağın davranış kalıplarında bile Salinger'in kahramanının etkilerini bulmak mümkün.
İlk olarak 1951 yılında Amerika’da basılan ‘‘Catcher in The Rye’’, büyüklerin kaotik evreninin erken yaşta bunalıma soktuğu Holden Caulfield’ in hikayesidir. Holden yaşına göre oldukça aykırı bir çocuktur. Herkese karşı olan (kardeşi Phoebe hariç) Holden’ ın 48 saatlık öyküsü Yusuf Atılgan’ın “Aylak adam” romanını da ki C. yi bize çağrıştırır. Sanki C. Holden’ nın büyümüş halidir. Bir an önce büyümek istemekle, büyümekten nefret etmek arasında gidip gelen ve fena halde yeniyetmelik ‘‘yabancılaşması’’ yaşayan Holden Caulfield, yatılı okulda okur, düzgün ve konformist olmaya özen gösterir ama beceremez, bir yandan da bölünen ailesinin yaptırımlarına uyması ve adam olması gereken yaştadır. Ortalıkta gezinip, kadınları, ilişkilerin doğasını ve otoriteye başkaldırmayı keşfettiği dönemde, ailesinin ilgisizliği ve otorite ile başedemezliği onu depresyona sürükler. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanıdır bu.
Yaşarken de kendisinden çok söz edilmesinden hoşlanmayan Salinger hakkında ki yazımı Salinger’in Holden’a söylettiği şu harika cümlelerle bitirmem gerekir "Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'yi bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."
J. D Salinger'ın anısına...

Ozan Şafak

BİR AYLAK OLARAK C.’NİN PORTRESİ

Yirmi sekiz yaşındaydı, tedirgindi. Yusuf Atılgan Aylak Adam adlı romanının kahramanı C.’yi böyle tarif ediyordu, kitabın daha ilk sayfalarında henüz onu pek tanımamıza fırsatımız olmadan. İşte bu ilk vurucu cümle ile şekillenmeye başlıyordu kafamızda C.
Her şeye karşı duran karşı olan bir adam. Sıradanlığa, tekdüzelige, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor, hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor hayatta. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik. Tedirginliği tam da buradan kaynaklanıyor C.’nin. Bu da mitolojik bir kahraman olan Sisifos’u hatırlatıyor hemen bize. Albert Camus Sisifos Söyleni adlı denemesinde Sisifos’u anlamsızlığın ( saçma ) bir simgesi olarak tanımlar. Anlamsızlığın temelinde ise ‘‘boşuna’’lık duygusu yatmaktadır. C. de Sisifos gibi umutsuz bir kahramandır; çünkü bilinçlidir, toplumun ve koşulların kaçınılmaz baskısına rağmen yükünü bilerek ve farkında olarak bir an bile unutmadan taşır. Bu korkunç anlamsızlığın bir gün biteceğini bile ummaz, her zaman kendi kendisiyle ve toplumla savaşmaktadır. Toplum bu kahramana, üzerine uymayan bir elbise gibi rahatsızlık vermektedir. Böylece giderek yalnızlaşır C. ve şöyle der: ''...İçinizde boşluklar yok neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız.''
C.'nin bu yalnızlığının, kendinden başka insanların varlığına tahammül edememe, insanlarla ilişkilerini bir alışveriş soğukluğuna indirgemesinden kaynaklandığınıda keşfederiz sayfalar ilerledikçe. Bu da C.'nin topluma yabancılaşmasının kaynağı olarak görülür romanda. Yalnızlığının dışa vurum biçimi olaraksa çevreyi kendine göre kurma eğilimi gösterir. Doğrunun kendi doğrusu olduğuna inanır. İçinde yaşadığı topluma karşı durur. Kendisinin var ettiği dünyayı olağan ve normal sayarken bunun dışında kalanları suçlar.Toplumun değer yargıları karşısında kendi değer yargılarını koymaya çalışır. Bunda başarısız oldukça ilişkilerini en aza indirger. Kendisinin topluma bakış açısınıda ''adako''( ağaç dalı kompleksi ) ve ''kuyara''(kumda yatma rahatlığı) adını verdiği teori ile sembolize eder. ''Adako'' ve ''kuyara'' da bu iki dünyanın karşıtlığıdır aslında. C.’nin bu yaklaşımı ise bir bakıma varoluşçu bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir; çünkü o klasik bir söylemle kendi özünü var etmektedir. Orhan Hançerlioğlu felsefe sözlüğünün varoluşçuluk maddesinde bu durumu şöyle açıklar: Nitekim varoluşçular topluma karşı çıkmakta ve toplumun kişiyi bireyselliğinden yoksun kıldığını ileri sürmektedir. Varoluşçuluğun ayırıcı niteliği, kişisel tedirginliği, bu tedirginliğin nedenlerini çözümlemeye çalışacağı yerde, topluma karşı çıkmaya yönelerek gidermek istemesidir.
Bu noktada aklımıza hemen varoluşçulukla ilgili birkaç söz gelir. Örneğin Weil' e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier' e göre umutsuzluk, Hamelin' e göre bunaltı, Banfi' ye göre kötümserlik, Whal' e göre başkaldırış, Marcel' e göre özgürlük, J.P. Sartre' a göre ise dünyaya atılarak, orda acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirlemektir. Tüm bunları C.'nin yaşamı içersinde görürüz.
Yusuf Atılgan' nın nitelemesiyle ise C. biraz nevrasteniktir. ''Bence aradığı gerçek sevgiyi hiç bir zaman bulamayacaktır.'' diye cevaplar C. ile ilgili soruları. Zaten kahramanımız C. için başkaları, J.P. Sartre' ın deyimiyle cehennemdir. C.' nin sevgiyi sadece cinselliğe indirgemesinin nedeni de budur. Çünkü sevgi duygusallık ister ve C. bu duygusallıktan yoksundur. Cengiz Güleç de C. yi şöyle yorumlar: ''Sorunu sevgisizliktir. Yazar ölüm - yaşam ikilemini ise şizoit bir insanın iç hesaplaşması olarak vermiştir. Bu derecesi farklı olmakla beraber, temel ve evrensel bir sorundur. Bütün insanların, kendi varlığı üzerine katlanıp onu anlamaya çalışan her düşünen insanın yaşadığı varoluş kaygısıdır. Bütün bunlara karşılık ''bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum'' der C. ''Belki de kendi kendimden.''
Ayalak Adamın yazarı Yusuf Atılgan da birçok açıdan varoluşçuluğu benimsemiş bir yazardır.'' Benim yazarlığımdan daha önemlisi günlük yaşamımdır'' diyerek de bunu kanıtlar. Varoluşçuluğun kurucusu kabul edilen S. Kierkegaard'dan çevirdiği bazı pasajları ise Değişim dergisinde (1961-62) yayımlanmıştır. Kendisi Camus, Kafka ve Sartre' den etkilendiğini onla yapılan söyleşilerde dile getirirken, yapıtlarında bu önemli yazarların izlerinin buluna bileceğini belirtir. Yusuf Atılgan’da böylece Aylak Adam' la Türk romanında varoluşçu yaklaşımla yazan ilk yazarlar grubuna girmiştir. Varoluşçuluğun da etkisiyle,bu doğrultuda okunabilecek; uyumsuzluk, bunaltı, saçmalaşan yaşam gibi temaları da öne çıkarır romanlarında. Ama bir çok önemli yazar gibi Yusuf Atılgan da umutsuzluğu alaycı bir ifadeyle yansıtır. İroni C.'nin de tek dayanak noktasıdır.
Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı ikinci kitabını da ''saçma'' ve ''isyan'' kavramları üstüne kurduğunu görürüz. B. Moran'a göre bu tez romanlarının biçimine de yansımıştır. Y. Atılgan ilk romanı Aylak Adam'da klasik anlatı yöntemlerinden yararlanırken Anayurt Oteli'ni daha değişik bir yöntemle, "Saçma kavramının göstergesi olarak" kurmaya çalışmıştır. "Ne karakter çizmede, ne olay örgüsü kurmada ne de kullandığı anlatıcı konusunda geleneksel roman konvansiyonlarına uymuştur yazar. Atılgan, Aylak Adam'ı bir roman olarak, Anayurt Oteli'ni ise bir tür anti-roman olarak yazmış diyebiliriz" der B. Moran
Sonuç olarak, Aylak Adam Yusuf Atılgan' ın ilk romanıdır. Onun yaşadığı dönem ve koşullar itibariyle yabancılaşma ve varoluş sorunu üzerine eğildiği bir yapıttır. Yusuf Atılgan' ın diğer öykü ve romanlarında da yabancılaşma, yalnızlık, varoluş sorunları, intihar, sevgi, cinsellik hemen hemen ortak konulardır. Belki de sırf bu yüzden bile Yusuf Atılgan edebiyatımızda hiç eskimeyen isimlerden biri olacaktır.

Ozan Şafak

Ernest Hemingway


Amerikalı yazar kısa öykünün en büyük ustalarından sayılmaktadır. Hemingway izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından oluşur.
Ernest Hemingway, Chicago’nun varoşlarında doktor bir babayla ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. Devlet okullarında eğitim gördü ve lise yıllarında yazmaya başladı, etkin ve göze batan bir öğrenciydi. Liseden mezun olduktan sonra Kansas City’ye gitti ve burda muhabir olarak çalışmaya başladı. Sağlıksız gözü yüzünden defalarca orduya girmesi engellendi. Kansas City Star gazetesini I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Birinci Paylaşım Savaşımına Amerikan Kızıl Haçı’nın ambulans şoförü olarak girmeyi başardı. 8 Temmuz 1918’de Avusturya-İtalya Cephesi’nde ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca -daha 19’unda bile değildi o zaman- ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkardı. Daha sonra Milan’da hastaneye yatırıldı ve kahramanlık nişanı verildi. Orada Kızıl Haç hemşiresi Agnes von Kurowsky’ye aşık oldu ama von Kurowsky onunla evlenmeyi reddetti.
Evinde sağlığına kavuştuktan sonra tekrar yazmaya başladı ve bir süre Chicago’da düzensiz işlerde çalıştı. Hemingway, 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Fransa’ya gitti. Orada diğer Amerikalı yazarlar tarafından -F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound- yüreklendirilen Hemingway, haber dışı yazılarını da yayınlamaya başladı. Birlikte bir çocuk sahibi olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaşlığını ilerletti böylece Hemingway edebiyata yönelmeye heveslendi. seçme öykülerden oluşan ilk önemli kitabı, 1925 yılında “In Our Times” (Zamanımızda) adıyla New York City’de yayınlandı In Our Times’ da Hemingway izlenimlerini sade, açık bir dille aktardı.Sonrasında Toronto Star’ın dış muhabiri olarak 1926 yılında “The Sun Also Rises’ı (Güneş de Doğar) yayınladı, o bu romanını, “ilk somut başarısı” olarak tanımlıyordu. Fransa’da ve İspanya’da yaşayan “başıboş” göçmenlerin (savaş-sonrası “kayıp kuşak”) yaşamını anlatan “kötümser” ve parlak bir kitaptı bu. Bu çalışma ayrıca onu kamuoyuna tanıtan ilk çalışma olmuştu“Men Without Women”la ( Kadınsız Erkekler 1927) beraber kısa öykünün üstadı olarak anılmaya başlandı. A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti. Hemingway bu romanında yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkı anlatı. Hemingway, aşk ile savaşı harmanlayarak sert ama lirik bir roman koydu ortaya. Politik Konular İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Romanda Hemingway için tutku haline gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı ve sevgisi gözler önüne serilir. Hemingway için boğa güreşleri bir spordan çok trajik bir tören olarak görülmüştür. 1933’te yayınlanan “Winner Take Nothing” ( Kazanana Ödül Yok ) onun öykücülük alanında ününün yerleşmesini sağlayan eseri oldu. Bu öyküler onun stilinin kusursuzluğun en iyi örnekleri olarak kabul edildi. En iyi öyküleri arasında “The Killers”, The Short Happy Life of Francis Macomber” ve “The Snows of Kilimajoro” sayılabilir.
Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri, 1935) anlattı. Bundan sonra,(1938) İspanya İç Savaşı dolayısıyla ve ülkeye olan yoğun ilgisinin de bir sonucu olarak dört kez İspanya’ya gitti. General Fransisco Franco önderliğindeki Milliyetçilere karşı Cumhuriyetçiler için para topladı ve “The Fifth Column” adlı bir oyun yazdı. Oyun, işgal altındaki Madrid’te sergilendi.Hemingway 1939'da Küba'ya taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı. Yine 1940 yılında For Whom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı.For Whom The Bell Tolls” (1940). Birçok eleştirmen bu romanın “A Farewell to Arms”tan daha iyi bir roman olduğunu iddia eder. Milliyetçi cephe ardındaki gerilla grubuna katılması için Guadarrama Dağları’na yollanan Amerikalı bir gönüllü olan Robert Jordan’ın öyküsünü anlatır bu romanında. Roman daha çok Jordan’ın değişik kişilerle kurduğu ilişkiler üzerine kurulmuştur. Diyaloglar, geri-dönüşler ve öyküler yoluyla İspanyol karakterinin canlı bir profilini çizer ve İç Savaş’ın harekete geçirdiği acımasızlığı ve insanlık dışılığı gözler önüne serer.
Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.1952'de Hemingway'ın öykücülükteki başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz) yayınlandı. Hemingway 1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. 1960’tan sonra Hemingway Ketchum’da (Idaho) yaşamaya başladı ve yaşamını ve çalışmalarını önceki gibi sürdürmeye çalıştı. Bir süre için başarılı oldu, ancak daha sonra, anksiyete ve depresyon dolayısıyla Rochester’da Mayo Clinic’te elektroşok tedavisi görmeye başladı. Eve dönmesine iki gün kala tutkulu bir avcı olan ( J.D salinger’latartıştıkları bir şeyi kanıtlamak için silahını çekip bir tavuğun kafasını uçuracak kadar nişancı) Hemingway 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.
Hemingway sadece kendi gözleriyle gördüğü, kendi tecrübeleriyle yaşadığı zorlukları ve mutlulukları yazdığını söyler. Charles Bukowski de Hemingway’ın yazdıklarından ve tarzından özelliklede kendisinin ilk dönem hikayelerinden fazlaca etkilendiğini belirtir. Hemingway’in öyküleri kısa,yargı belirtmeyen,acık ve basit cümlelerden oluşurdu. Onun öykücülük dönemi kısa öykücülük geleneğinin şahlandığı nokta olmuştur. Ufak imgelerle roman boyutunda mesajları okuyucuya iletebilmektir; Örneğin "Hills Like White Elephants" öyküsünde tren istasyonunda bekleyen çiftin nereden geldiği ya da nereye gittiği hakkında hiçbir şey bilmeyiz,fakat Hemingway tek bir yerde şöyle bir cümle yazar "bavulunun üzeri çeşitli otel adlarının yazdığı yapışkan kağıtlarla doluydu". İşte sadece bu cümleyle onların uzun zamandır başıboş dolaştıklarını,yersiz yurtsuz olduklarını bize aktarır Hemingway.

Yaşlı Adam ve Deniz’in Kahramanı Balıkçı Fuentes’den…
Kübanın sahil kenti Cojimar'da yaşayan balıkçı Fuentes, Hemingway'in kaptanı, balık avına çıktığı arkadaşı, dostu ve esin kaynağıydı. Fuentes Hemingway'in Pilar adlı teknesinin bağlı bulunduğu Cojimar limanında bu sıradışı dostluğunu ve anılarını anlatmış; Ernest Hemingway kendi zevki için balık avlamaya bayılırdı. Sık sık sabahın köründe balığa çıkardık. Bu gezilerin çoğuna, o zamanlar adlarını bilmediğim arkadaşları (Errol Flynn, Ava Gardner, Gary Cooper, Spencer Tracy, Ingrid Bergman) da katılırdı. Onlardan, güverteye çıkarken ayakkabılarını çıkarmalarını kibarca rica ederdim diyor Fuentes. Ernest ve ben birbirimize güvenebileceğimizi defalarca test etme fırsatı bulduk. Evime gelirdi ve pişirdiğim spagettileri büyük bir iştahla yerdi. Karımla tanıştı, kızlarıma büyük sıcaklık gösterir onları şımartacak kadar severdi. Ailemizin özel günlerinde, bayramlarda bizimle birlikte olurdu. İkinci Dünya Savaşı’nda beni Küba'dan denizaltıyla kaçırmayı önerdi. Yıllar sonra öğrendim ki, orada Naziler yaman bir casus avındaymışlar. Kendini benim için nasıl tehlikeye attığını o zaman daha iyi anladım. Birçokları hala Hemingway'in sırf maceracı bir ruha sahip olduğu için kendini düşünmeden bir takım tehlikelere attığına inanıyor. Oysa onun insan hayatına büyük bir saygısı vardı. Buradaki fakir insanlara çok büyük yardımları dokundu. O bizden biriydi. Yüzünden her zaman gülümseme taşan bu büyük adam ayağında sandaletler sırtında bir balıkçı gömleği ile aramızda dolaşırdı. Zaman zaman kol gücünü ölçmek için bizim yaptığımız ağır işlere o da soyunurdu ya da dostça yaptığımız boks maçlarına katılırdı. Bütün bu anılarımız bir sonucu olarak bazılarımız onun kitaplarına girdik. Mesela ‘‘Yaşlı Adam ve Deniz’’ romanında ben varım. Genç bir delikanlıyken bir sandalı karaya çekmeye çalışırken az kalsın boğuluyordum. Bir keresinde balık avlayan yaşlı bir adamla küçük bir çocuk görmüştük. Daha sonra bu sahneye romanda rastladım. Tüm zamanların en büyük balığını yakalamak ise Ernest ve benim hiç yok olmayan ortak düşümüzdü. Onu son kez 1961 yılında ölmeden bir kaç ay önce gördüm. Özel sekreteri bana intihar gibi bir sonun onun için kaçınılmaz olduğunu söyledi. Gömülmesinden sonra karısı Mary beni ziyaret etti. Deniz ve av malzemelerinin hepsini de beraberinde getirdi.

Ozan Şafak

1 Şubat 2011 Salı

Küreselleşme Ya Da Ulus Devletsiz Dünya Miti’nin Sorgulanması


Günümüzde güncel olarak kullanılmakta olan Küreselleşme, yerellik, farklılık, ulus devletsiz dünya, dünya ekonomik sistemleri, neo-liberalizm, medeniyetler çatışması gibi sayısını çoğaltabileceğimiz kavramlar, yaşadığımız dünyanın bir anda tepeden tırnağa değiştiği sınıf mücadelesinin ortadan kalktığı gibi bir algılamaya neden olmaktadır. Bu durumda da karşımıza çıkan asıl sorunlardan biri de bu değişimin nasıl algılanacağına dairdir. Ulus-devletlerin miladını doldurduğu ve yok olmakta oldukları iddiaları adeta kabul görmüş bir bilgi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca mevcut neo-liberal ideolojinin hegemonyası çıkarı küreselleştirirken izlediği politikalarla insan oğlunun yaşamını sınırlı alanlara hapsederek insanı kendi sınıf gerçekliğine yabancılaştırmış gözükmektedir.
İşte bu noktada yukarıda belirttiğim kavramların tam olarak çerçevelerine oturtulması ve birbirleriyle olan ilişkilerinin incelenmesi sosyal gerçeklik bakımından içinde yaşadığımız sürecin anlaşılmasında bize daha yakın açıklama yapma imkanı verecektir. Küreselleşme kavramının hangi ihtiyaçlardan kaynaklı ortaya çıktığını anlamamız ve köklerinin yattığı yerin tespiti için tarihsel süreçte gelişme seyrine bakmamız gereklidir. İkinci Dünya Savaşı (1945) sonrasında ABD bu savaştan ezici bir ekonomik avantajla çıktı (nüfus ve üretim kapasitesi boyut atlayarak artış kaydetti) ve Avrasya kara parçasını yeniden inşa etmeye başladı. Acil yardımlarla Avrupa ve Japonya’nın inşası için para ve siyasi enerji sarf edildi. Marshall planıyla uzun vadeli önlemlere yöneldi. Amaç: İmha edilmiş fabrikaların altyapı tesislerini yeniden kurmak, istihdam olanakları yaratmaktı. ABD’nin üretici şirketlerinin verimli ve karlı bir biçimde üretebilmeleri için dış müşteri sektörüne ihtiyaç vardı ve bunu da Avrupa ve Japonya’dan karşılayacaktı. SSCB ise ABD’nin dünya siyasi arenasındaki tek ciddi engeliydi. 1960’lı yıllardan itibaren çok uluslu şirketlerin pazarlarını genişletmesi ve fethi liberalizmin dünyada muzaffer bir güç olarak yerini sağlamlaştırmıştı. Bu süreç iş
ve ekonomi çevreleri tarafından küreselleşme kavramıyla tanımlandı. Herkesin yararına olduğu iddia edilen küreselleşme kavramı -kökenleri, iktidar ilişkileri ve sömürücü sonuçları ele alınmaksızın- uluslar arası kapitalizmin yayılmasına dair tartışmanın genel çerçevesi haline geldi. Dünya kapitalizmini şekillendiren bu olgu ekonomik, politik ve sosyal olarak dünyaya damgasını vurdu. Devamında küresel olarak adlandırılan Neo-liberalizm özellikle
ABD ve İngiltere’nin resmi politikası olarak şekillendi. Bireyci, mülkiyetçi ve serbest tip piyasa ekonomisini mutlaklaştıran bu anlayış bütün dünyaya yayıldı. Sonuç olarak “küreselleşme”, özünde kapitalizme ait birikim mekanizmasının dünya ölçeğinde belirleyiciliğinin artması sonucu ortaya çıkan olgu olarak yerini aldı. Bu anlamıyla kürselleşme hem bir süreç hem aşırı birikim sonucu açığa çıkan krize karşı geliştirilen bir strateji hem de bir ideoloji olarak ele alınmalıdır.
Küreselleşme aynı zamanda ulus devletlerin krizine de sebep oldu. Ekonominin artık hızla hareketiyle mekanın önemini yitirmesi, sermayenin sabit bir yurdu olmadığından ulusal ekonominin istatistik verilerden öteye geçememesi ve finans akışının kontrolünün büyük ölçüde kaybedilmesi ulus devletin, ulus aşırı güçler tarafından aşındırılmasına neden oldu. Günümüzde çok uluslu şirketler pazarların genişletilmesi ve ele geçirilmesinde muazzam bir güce ulaştı. Bu şirketler üretimi dünya ölçeğine tasarlayarak, tüm ekonomik kaynakları kontrol altına alarak, her koşulda belirleyici olmak ve koyduğu kurallara uymayanları cezalandırmak veya dışlamak stratejisi izlemektedir. Dünya ekonomik gücünün, ABD ve AB şirketleri ve bankalarında yoğunlaşması, dünya pazarında rekabetçi değil tam tersine onların hakimiyetinde olan tekelleşmeyi getirdi. Bir başka ifadeyle küreselleşme yeni dünya düzensizliğini de doğurdu.
Negri ve Hardt oluşan bu duruma “İmparatorluk” adını veriyor ve yeni dünya düzeninin bu olduğunu belirtiyor. Bu yeni düzen toprak temelli, gücün bir merkezde toplandığı emperyalist düzenin yerine geçen düzendir. Egemenlik, yeni bir biçim almıştır. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimi İmparatorluktur. Yeni İmparatorlukta toprak temelli sınırlar engel değildir. İktidar merkezi yoktur ya da her yer iktidarın merkezidir. İktidar, ulus devlet içinde statik ve kişiyi tam kuşatan bir şey iken yeni dünya biyo-iktidara dönüşmüştür. Bedeni ve beyni kendi kalıplarına göre normalleştirirken esnek ve değişken ağlar kullanır. Kişiyi ekonomik, politik ve kültürel olarak kuşatır ve böylece özneleri yeniden üretir. Bu durumda küreselleşme süreci sadece bir tarihsel olgu değil ulus üstü politik iktidarın oluşturduğu bir araçtır. Bu açıdan bireysel kimliğin patlaması, tüketim siyasetinin hakim bir konum kazanması, bireyin davranış kalıbının küresel bir perspektif duruma ayarlanmasına yönelik dayatma, küreselleşmenin yarattığı etkiler olarak görülebilir.
Noam Chomsky de içinde yaşadığımız neo-liberal düzene şöyle bir eleştiride bulunuyor. Chomsky: “Bizler insanız, diğer insanlar için kaygılanırız. Biz yan mahalledeki çocuğun iyi bir eğitim alamayacağını bilirsek kaygılanırız. Bizler, uzaklardaki birilerinin sokağında yol olup olmadığını merak ederiz. Tayland’da köle çocukların sömürülmesinin ortadan kaldırılmasını isteriz. İnsanların karnını doyurup doyuramadıkları bizi ilgilendirir. İşte sosyal güvenlik budur. İnsanların evlerine ekmek götürüp götüremedikleri bizim sorunumuzdur. Tüm bunları yok etmek tüm bu amaçlarımızı özelleştirmek için muazzam çaba harcıyorlar. Çünkü ancak bu sayede bizi tümüyle kontrol altına almayı başarabileceklerini biliyorlar. Amaçlar ve umutlar özelleştirildiğinde bütünüyle kontrol altına alınmış olacaksın. Onlar kendi doğrultusunda yol alırken herkes de kendini onların yoluna tabi kılmak zorunda kalsın istiyorlar” diyor ve bu duruma karşı konulmasının gerekliliğini belirtiyor.
Küreselleşmeye karşı 18 Nisan 2004’te İstanbul’da yapılan Avrupa Sosyal Forumu’na hazırlık toplantısında sendika temsilcilerinden ortak bir açıklama geldi. Açıklamada Avrupa Birliği’nde uygulanan neo-liberal politikaların dünya ekonomisindeki adaletsizlikleri arttırdığı, sosyal hakların zayıfladığı ve işçilere zarar verdiği belirtiliyor. Küresel sermayenin
çokuluslu şirketlerine karşı dünya işçilerinin birlikte hareket etmesi gerektiği vurgulanıyor. Burada küreselleşme mağdurları için bir diğer mesele, kapitalist sınıfla ilişkinin yeniden harmanlanarak sınıf doğasının dönüştürülmesi ve yokmuş gibi gösterilmesidir. Zenginliğin yeniden dağıtımı ve ulusal pazarın yeniden oluşturulması için ekonomik kaynakların ele geçmesinde sınıf mücadelesinin temel önemde olduğu görülmektedir. Yine Seattle’da Aralık 1999’da yapılan G-7 ülkelerinin toplantısında düzenlenen protestolar ekonomik kürselleşmenin yol açtığı sonuçlarla ilgiliydi. Amerika’da ortaya çıkan bu hareket, ilerleyen süreçte yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı yanına dünyanın her yerinden insan çekerek küreselleşme karşıtı hareketliliği doğurdu. Amerika ve Batı dünyasının içinden çıkan bu muhalefetin ve karşı söylemlerin ne oranda sonuç vereceği ise tartışmaya açıktır. Buna karşılık halen Cambridge Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Aklear S. Ahmed’in de belirttiği gibi, Rusya’nın yıkılmasıyla küresel sınıflandırma iki ana bölüme ayrılmıştır. Dışa doğru patlayanlar yani yayılan, genişleyen (ekonomik, siyasal ve kültürel olarak) bir de içe doğru patlayan, çökenler (ekonomik, siyasal ve sosyal krizlerle dolu olarak) Batı ya da küresel uygarlıklar diyebileceğimiz, kısaca G-7 olarak bilinen ülkeler dışa doğru patlayanlardır. Dünyanın geri kalan ülkelerinin büyük çoğunluğu ise içe doğru patlayanlar olarak kabul edilir. İşte bu noktada, özellikle Doğu Uygarlıkları bu dışa dönük yayılma ve genişlemede en önemli sorunu teşkil etmektedir. Batı medeniyetleri kendi kültürel sınırlarını genişletir, kendi medeniyetiyle uygarlık adı altında tüm dünyayı sarmaya çalışırken geleneksel uygarlıklar bazı alanlarda buna direnecek dışa dönük bazı ciddi çabaları engelleyebilecektir. Esas olarak da, bu yolda İslam Uygarlığı ve Konfüçyüsçü Uygarlıklar engeldir. Batının ekonomik, siyasal ve kültürel genişlemesi karşısındaki İslam Uygarlığının cevabının şovenizm ve içe kapanma olduğu söylenebilir. Bu, hem tehlikelidir hem de iyi sonuç getirmez. Amerika’da yaşanan 11 Eylül terör saldırıları buna bir cevap niteliğindedir. Bu yaşanan durumda bize Samuel Huntington’un medeniyetler çatışması tezini hatırlatmaktadır. Harward Üniversitesi’nden Samuel Huntington günümüzde ne sınıf çatışması, ne de mutlu bir benlikle son bulan bir
tarihin eşiğinde olduğumuzu, ileride savaşların şimdiki gibi milli devletler arasında değil
medeniyetler arasında ve birbirini yok etmeye yönelik olacağını söylüyor. Huntington’a göre Batı Uygarlığının yanında veya karşısında yer alacak olan Konfüçyusçu, Japon, İslam, Hinduist, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve belki Afrika Medeniyetleri arasındaki karşılıklı ilişki sonucunda geleceğin savaşlarının cephe hatlarına bu uygarlıklar arasındaki fay
çizgileri oluşturacak. Buna göre de Huntington’un ürettiği öneriler de şunlardır: İlk elde Batı kendi uygarlığı içinde daha büyük birlik ve işbirliğine ulaşması gerektiğini, Doğu Avrupa ve Latin Amerika toplumlarının entegrasyonunun hızla gerçekleştirilmesini, aynı zamanda Batı değer ve çıkarlarına yakın grupları desteklemeyi öneriyor. Son olarak da Batı Uygarlığına düşman uygarlıkların askeri gelişimlerini sınırlamak ve bu uygarlıkların arasındaki ve içindeki çelişkileri körüklemesi gerektiğini belirtiyor. Buna göre yaşanan süreç Amerika’nın stratejisini ve uyguladığı planları açıkça ortaya koymasına rağmen, Huntington’un tezinin tutarlı olmadığı ve mantığa aykırı yanları olduğu da açıktır. Özellikle Irak savaşında Amerika’nın yalnız bırakılmış olması bunun önemli bir örneğidir.
Sonuç olarak, kürselleşme paradigmasından doğan tüm bu teoriler küreselleşme kavramını evrenselleşme fikrinden köklü bir biçimden ayırır. Evrenselleşme, ortak bir düzen kurma niyetiyle ortaya çıkmış ve gerçekten küresel düzeyde eşitlikçi bir düzen kurma anlamına geliyordu. Dünyayı eskiden olduğundan daha iyi yapma, değişimi ve iyileşmeyi küresel, türsel çapta yaygınlaştırma isteğini belirtiyordu. Aynı şekilde herkesin ve her yerin hayat koşullarını benzer kılma ve belki de eşitleme niyetini de ilan ediyordu. Günümüzde ise görüldüğü gibi küreselleşmenin anlamında bu özelliklerden hiçbirinin kalmadığı neo-liberal politikalarla sömürü düzenin küresel ölçekte daha da yaygınlaştığını görmekteyiz.

Ozan Şafak