Hakkımda

Fotoğrafım
"Ya adako? ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem. hep öteye, öteye uzar. gövdenin topraga kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. özgürlüğe susamışlıktır. ben buna ağaç dalı kompleksi diyorum. genç hastalığıdır. ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.insanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu adako yu budarlar. onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. kimi insana ne yapılsa yararı olmaz asi daldır o ayrılır balta işlemez ona" (AYLAK ADAM)

21 Ocak 2011 Cuma

Özgürlüğü Seçmek

İnsanın dünyayla karşılaşması ve düşünmeye ve sorgulamaya başlaması ile birlikte insan zihninde kendine var oluşuyla ilgili sorular sormaya da başlamıştır. Kant bu durumu şu soruyla özetlemiştir: "İnsan nedir?". Aslında Kant'ın bu sorusu batı pozitivizminin bakışı ile (Descartes’in “Düşünmek varolmaktır. Düşünüyorum o hâlde varım”) kolayca açıklanabilir. Ancak bence üzerinde durulması gereken temel meselelerden biri insanın diğer canlılardan farklı olarak aklını kullanabilmesi değil peşinden kendine yönelik sorular sorması, bu sorulardan kurtulamayıp bir cevap bulamamasının huzursuzluğuyla yaşamına devam etmesidir. Kısaca kendine yönelik hayret ve huzursuzluk duygusu öte yandan da insanın aklını kullanarak yaşama ayak uydurması ve hayatta kalması varoluşsal bir problemi içinde barındırır.
Bu durum diğer yandan hayvanlarda görülen içgüdü biçimlerinin insanda zayıflamasına ya da azalmasına sebep olmuştur. Bu şekilde insan doğadan ayrılarak kendi başına bir birey olarak ortaya çıkar. İnan doğadan kopmuştur fakat ölümün farkındadır ve korkmaktadır. Bütün fiziki yönlerden güçsüz ve zayıf olan insan, akıl gücü ile üretime başlar, kendini korur, gelişir fakat bütün bunlar doğadan gittikçe kopmasını sağlar. İnsan artık doğa karşısında yalnız ve özgürdür. Buradaki özgürlük şöyle karşımıza çıkmaktadır: insanın bir uyaran karşısında önceden belirlenmiş içgüdüsel bir edinimi gerçekleştirmek yerine zihninde olası bütün seçenekleri tartabilmesi ve seçim yapabilmesi şeklindedir. O zaman bu durumda insan bir birey olarak ortaya çıkarak yalnızlaşırken seçimlerinde de özgürdür artık.
Bugünse yaşanan teknolojik ve bilimsel dönüşüm ve modernleşmesiyle birlikte özgürlük kavramı farklılaşmıştır. İnsanın bir birey olarak karar almasını ve seçme özgürlüğünü kullanmasını toplumsal şablonlar belirlemektedir. Algılarımızın ve düşüncelerimizin egemen güç tarafından (bu aile içinden başlayıp yaşadığımız topluma, kültüre ve daha da genele yayılmaktadır.) kısıtlandığını, kalıplaştırıldığını, beynimizin içine şablonlanarak yerleştirildiğini ve bütün hayatımızı artık bu kalıpların dışına çıkmadan yaşadığımızı görmekteyiz. Kostas Mourselos'un Kızıla Boyalı Saçlar adlı kitabının kahramanı Luis'in dediği gibi "arkadaşım bir tebeşir var tebeşir kimin elinde önemli değil, ama tebeşiri tutan senin hareket alanının sınırlarını çizecek güce sahip sınırlar içinde her şeye izin var dışındaysa her şey yasak." İlk bakışta ortalıkta bir eylem hali ve seçme olasılığı olabilir fakat bu özgürlük değil aslında tutsaklıktır.
Hallac-ı Mansur da şöyle demiştir: seçenekleri yaratan seçenin kendisi değilse eğer bu köleliktir, kişilik ve benlik kaybıdır. Erich Fromm'sa “Özgürlükten Kaçış” adlı kitabında modern topluma ve kapitalizme şöyle bir eleştiri getirir: "İlk bakışta kapitalizm insanı geleneksel bağlarından koparmakla kalmamış olumlu özgürlüğün artmasına etkin ve eleştirel sorumlu kişinin gelişmesine çok büyük katkıda bulunmuştur. Ancak kapitalizm özgürlüğün artması sürecine böyle bir katkıda bulunurken aynı zamanda birey daha yalnız daha soyutlanmış hale getirdi, onda bir önemsizlik ve güçsüzlük duygusu yarattı". İnsanın günümüzde bu duruma gelmiş olması, içinde bulunduğu düzene karşı her geçen gün silikleşmesi egemen gücün yanına teknolojiyi de alarak düzeni egemen, vazgeçilmez ve çıkışsız bir düzen olarak yaygınlaştırmasına sebep olmuştur. Bu noktada insanın özgürlüğü, kurgulanmış bu düzeni yıkarak, her türlü otoriteyi ve koşullandırılmış düşünceyi reddederek gerçekleşecektir.
Son olarak Kropotkin'e göre başta devlet olmak üzere bütün egemen ve baskıcı kurumları ortadan kaldırılmalıdır. Otorite düzen yokluğu değil baskı yokluğudur. İnsanı bir üretici olarak ana malın otoritesinden, bir vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak kültürel ve dinsel törenin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme olanağına kavuşturulmalıdır.

Ozan Şafak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder