Hakkımda
- A-da-ko
- "Ya adako? ağaç dalındaki gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem. hep öteye, öteye uzar. gövdenin topraga kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. özgürlüğe susamışlıktır. ben buna ağaç dalı kompleksi diyorum. genç hastalığıdır. ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.insanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu adako yu budarlar. onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. kimi insana ne yapılsa yararı olmaz asi daldır o ayrılır balta işlemez ona" (AYLAK ADAM)
4 Ocak 2011 Salı
CHARLES BUKOWSKI
“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı tıraşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerden yana rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”
Yüzyılın en ilginç yazarlarından biri sayılan Charles Bukowski, işte böyle anlatır kendini. Söylediklerinden de anlaşılacağı gibi, yaşamıyla ve yazdıklarıyla yer altı edebiyatının ikonu haline gelen Bukowski; sürekli içki içen, vaktinin çoğunu barlarda geçiren ve özellikle kadınlara yaşadığı maceralarını anlatmaktan hoşlanan bir yazar olarak tanındı ve sevildi. Ama Bukowski sadece kadınlardan bahseden bir yazar değildi. Elindeki viski kadehini yolunda gitmeyen her şey için kaldırırken, gökyüzünü kendine çarşaf bellemiş evsizler, ayyaşlar ve küfrü oje niyetine kullanan fahişeler için de kaldırıyordu.
Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Mannheim kentinde doğdu. Henüz iki yaşındayken ailesinin zengin olma hayalleriyle birlikte, ailesiyle Amerika’ya, Los Angeles’a geldiler.1929 yılında Amerika büyük buhranını yaşadı. Büyük ekonomik krizi, borsanın çöküşünü, insanların işsiz kalışını gördü. Daha dokuz yaşındayken Bukowski, yaşının çok üstünde acılar yaşıyordu. Babası her gün onu dövüyor, annesinden de beklediği ilgi ve şefkati görmüyordu. Zengin olmayı düşleyen yoksul ve despot bir babanın, cehenneme çevirdiği ergenlik döneminde kararını verdi: Babası ne kadar zengin olmayı isterse, o kadar tersini isteyecek ve aylaklığı seçecekti. Charles Bukowski’nin hayatındaki dönüm noktalarından biri yine aynı dönemlerine, ergenlik çağına denk gelmişti. Liseye başladıktan sonra acımasız bir hastalığın pençesine düştü. Sürekli yüzünün ve vücudunun her tarafında çıbanlar çıkmaya başlamıştı. İnsanların acıyan ve aşağılayan bakışları arasında, herkesten nefret etmeye, herkesten kopmaya başladı.
Bukowski, tam bu sıralarda yazmaya da başlamıştı. Hayatının bu dönemini ise tüm gerçekliği ve açıklığıyla Ekmek Arası adlı kitabında anlatıyordu. Charles, Los Angeles’ta okuduğu, Los Angles City Collage’ı bitirdikten sonra, evden kaçarak ülkenin çeşitli yerlerinde dolaşmaya başladı. Yıllarca ayyaş bir serseri olarak ucuz otel odalarında yaşadı. Biyografik romanı Factotum’da bahsettiği kapıcılık, benzin istasyonlarında pompacılık, bekçilik, bulaşıkçılık, fabrikalarda işçilik gibi sayısız işe bu döneminde girip çıktı ve kazandığı paranın tümünü içkiye yatırdı. Bukowski o günler için şöyleder: “Mukavva bavulumu alıp yola düştüğümde yirmi iki yaşındaydım. Ucuz pansiyon odalarında sefaletle boğuşup yazmaya çalışırken, kendime gerçek bir dost edinmiştim: Alkol.”
Tüm bu sefalet içinde onu sadece daktilosu ve alkol kabul etti. Daha sonraları Charles, içki ve yazı üçlüsünün yanına at yarışı merakı da ekledi. Serseri ve ayyaş sıfatlarının yanına artık kumarbazlık da eklenmişti. Bu süre zarfında sürekli, yazdığı hikayeleri dergilere ve yayın evlerine gönderiyordu. Yazdığı ilk kısa öyküler, 1944 yılında yirmi dört yaşındayken yayınlandı. Fakat daha sonraları yazdığı hikayelerin çoğunun, edebiyat dergilerince yayınlanmaya değer bulunmaması nedeniyle yazmayı bırakarak, kendini daha fazla içkiye verdi. Hayatının bu dönemi, aşırı alkol aldığı bir gece alkol komasına girmesi ve çöplükte bulunarak öldü endişesiyle hastaneye kaldırılmasına kadar sürdü. Otuzlu yaşlarının ortasına gelmiş olan Bukowski, hastaneden iyileşerek taburcu olduktan sonra, kendine yeni bir daktilo alarak tekrar yazmaya başladı. Bu dönemde ilk yazdığı edebiyat ürünleri şiirlerdi. Edebiyat dünyasına bu ikinci, belki de gerçek girişi ise dergilerde şiirlerinin yayınlanmasıyla oldu. Amerikan edebiyat çevreleri tarafından fark edilen Bukowski’nin şiirleri ve öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlanmaya başladıktan sonra öyküleri kitaplaştırıldı ve büyük bir ilgi gördü. Hayatına bir parça çeki düzen vermeyi başaran Bukowski, Amerikan Posta Servisi’nde çalışmaya başladı. Bu çalışma hayatı boyunca sık sık, yayımcısı ve editörü John Martin’i arayarak, eğer buradan çıkmazsa öleceğini söylüyordu. Ancak Bukowski, elli yaşındayken çalışma hayatına tamamen son verebildi ve kendini tamamen yazmaya verebildi. İlk romanı Postane’yi yirmi günde yirmi şişe viski, iki yüz on şişe bira ve seksen puro tüketerek yazdığını söylüyordu. Bukowski gerçekten çok üretken bir yazardı. Düz yazı ve şiirlerinin yer aldığı elliden fazla kitap yazdı. Bukowski’nin Hang veya Henry Chinaski ismi altında anlattığı yarı biyografik öykülerinin temel eksenini içki, kadınlar, delilik ve başarısızlık oluşturuyordu. Kendine özgü basit ve sade üslubuyla hemen ayırt edilen Bukowski, farkının, derin gerçekleri basit bir şekilde anlatabilme ve konuşulan dilde yazabilme yeteneğinde olabileceğini söylüyordu. Hikayelerinde kurduğu sıradan diyaloglarla, kaybetmiş insanların hikayelerini deşifre ediyor, Amerikan rüyasının arka sokaklarında her gün çürüyen insanları anlatıyordu.
“Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkartıp onunla konuşurum: sevgili yavrum nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım. Öleceğim. Hiç fena sayılmaz ölümü düşünmek. Tuhaf ve karmaşık bir hayat yaşadım: büyük kısmı felaket ve can sıkıntısı. Kendimi bokun içinden itip çıkarış şeklim farkı yarattı diye düşünüyorum. Geriye baktığımda başıma ne gelirse gelsin, serin kanlılığımı ve mevcut klasımı korumayı başardığımı sanıyorum.” Bu sözleriyle yaşamıyla hesaplaşan Bukowski, ölümün yaklaştığını düşünmekten bir türlü alamıyordu kendini. Bu yüzden de son romanı, alışılagelmiş dedektif romanlarıyla dalga geçtiği Pulp’ı tamamladı. Son şiirlerini kitaplaştırdı. 1991 yılı Bukowski’nin yazarlığında doruk noktasında olduğu ve yaşam standartları açısından rahata erdiği bir yıl, bir yandan da yaşlılıkla hesaplaşmaya başladığı, ölümü düşündüğü günlerdi. İçkiyi azaltarak günlerini masa başında, bilgisayarın karşısında yazarak geçirdi. İşte bu günlerde günlük tutmaya başlamıştı. Kendi hayatının bilançosunu çıkartarak, kendi kendiyle hesaplaşıyordu. Bu günlük, ölümünden sonra Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi adıyla yayınladı.
Fakat Bukowski’nin şöhretini kazanmasında yazdıkları arasında en çok Kadınlar ve Sıradan Delilik Öyküleri adlı kitaplarının payı vardır. Bukowski, Sıradan Delilik Öyküleri’nde kendi dünyasından yola çıkarak, kaybedenlerin dünyasına ayyaşlar, düzenbazlar ve fahişelerden oluşan bir dünyaya kendine has farklı bir mercekten bakar. Kadınlar kitabı ise erkeklerin dışında birçok kadının da baş ucu kitabı olmuştur. Bukowski hayatına yüzlerce kadının girdiğini söylerdi hep. Ama ilk gençlik yıllarından beri üzerinde taşıdığı kadın fobisini bir türlü atamamıştı üstünden. Belki de bunun sebebi, her ilişkisinden sonra yeni bir hayal kırıklığı yaşamasıydı. Kadınlar kitabında; “Bir kadın olarak doğmuş olsaydım kesinlikle orospu olurdum. Erkek olarak doğduğum için sürekli kadınları arzuladım. Buna rağmen kadınlar –iyi kadınlar- beni hep korkuttu. Çünkü onlar sonunda ruhunuzu ele geçirmek isterler. Peki o zaman ne kalırdı geriye korumak isteyeceğim? Açıkçası fahişeleri düşmüş kadınları arzu ettim. Çünkü ölüdür onlar ve serttirler. Sizden hiçbir şey beklemezler. Çekip gittikleri zaman hiçbir şey kaybetmezsiniz. Öte yandan bütün bunaltıcı bedenlerine rağmen, yumuşak, iyi kadınlara da hasret çektim. İki türlü de kaybettim. Güçlü bir adam her ikisinden de vazgeçerdi. Ben açgözlü değildim. Böylece kadınlarla ve kadın düşüncesiyle uğraştım durdum,” diyordu. Bukowski, yine; “ Önce seni severler, sonra bir şeyler değişiverir içlerinde. Bir bok çukurunda ölmeni, bir araba tarafından çiğnenişini seyrederler ve üzerine tükürürler,” derken hayatına girmiş kadınların ona yaşattığı hayal kırıklıklarını özetlemek mi istiyordu yoksa kadınlardan gerçekten korkuyor muydu? bilinmez.
Aslında 1960’lardan itibaren yeraltı edebiyatının kahramanlarından biri haline gelen Bukowski, 1987’de Fransız yönetmen Barbet Schroeder’in isteğiyle yer altı dünyasının kahramanları olan ayyaşlar ve serserilerin arasında geçirdiği hayatından, birkaç günlük bir kesit alarak onu senaryolaştırdı. Baş rollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı film Bar Fly adıyla gösterildi. Bukowski ise bu sinema macerasını Hollywood adlı romanında anlatarak kitaplaştırdı. Barbet Schroeder, Bar Fly’dan sonra Charles Bukowski Tapes adlı başka bir film çekti. Yine Bukowski’nin Sıradan Delilik Öyküleri adlı kitabındaki öykülerinden yola çıkılarak aynı adla başka bir film daha çekildi. Böylelikle Bukowski, edebiyat dünyasından sonra sinema dünyasında da adından söz ettirirken Sean Penn, Harry Dean Stanton ve Jean Juck Godard gibi isimlerle yakın arkadaşlık kurmuştu.
Bukowski, düşünüldüğünün aksine entelektüel bir yazardı. Biraz dikkatli incelendiğinde edebiyat, müzik ve tarih bilgisinin ne kadar güçlü olduğu görülür. Şiirlerine -Muharebe El Kitabı ve Zamanında Yetiştiler gibi- veya diğer düz yazılarına bakıldığında onun kültürel donanımının ipuçları ve edebiyat merakının ne kadar uçsuz bucaksız olduğuyla karşılaşılır. Bukowski’ye sevdiği yazarlar sorulduğunda ise, her defasında Celine, Fante, Hemingway, Neruda ve Salinger’ı söylemeden geçmezdi. Edebiyat dışındaki diğer bir tutkusu ise klasik müzikti. Klasik müziğe hayrandı ve sürekli klasik müzik dinlerdi.
Bir zamanların berduşu ve ayyaşı bir kült haline geldikten sonra artık yaşamının son zamanlarında, 1985 yılında evlendiği ve kendisinden yirmi beş yaş genç karısı Linda’yla San Pedro’daki evlerinde dingin bir hayat sürdü. Ve 1994 yılının 9 Mart günü burada öldü.
Bukowski’nin artık mekanı Gren Hills Mezarlığı’nın yamaçlarıdır. Siyah mermer üzerine kazılmış 1920-1994 yılının altında onun lakabı Hank yazılıdır. Mezar taşının en altında ise eldivenlerini giymiş gardını almış bir boksörün profilden görüntüsünü andıran bir şekil vardır. Ve onun altında da iki basit sözcük “Don’t try” (Sakın deneme) yazmaktadır.
Ozan Şafak
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder