Sabah her zaman ki gibi keyifsiz uyanmıştım. Ağzımda akşamdan kalma sigara tadı. Ruhum sıkıntılı, bedenim halsiz, evin içinde sürünmekte. Yalnızım. Kendime kahvaltı hazırlamam lazım en azından keyifle sigara içebilmek için. Pencereden bakıyorum güzel bir ağustos günü, bulutsuz güneş parıl parıl parlıyor. Bense bulutluyum, yapış yapış sıkıntılı.
Mutfakta bir şeyler atıştırıp odaya geçiyorum. Yapacak işim gücüm yok. Müzik setine şöyle iyisinden bir albüm koyup kendime gelmek için cd’lerimin arasına dalıyorum. Rolling Stones’un albümlerine uzanıyor önce elim. Sıkı bir rock parçası, cayır cayır gitarlar iyi gelir. Ayılırım coşarım hem keyfim de yerine gelir. Bruce Springsteen’de elimin altında şöyle bir Thunder Road fena olmaz aslında, derken kaçınılmaz sona yaklaştığımın farkında olmadan Nick Cave albümlerinin karşısında dururken buluyorum kendimi. Başta Leonard Cohen ve Bob Dylan sonra Tom Waits ve hatta Tindersticks’le beraber Nick Cave’de ilk gençlik yıllarımdan beri hayatımın yalnız, mutsuz, karanlık ve yitik anlarına fon müziği olmuştur hep. Bu kadar mutsuz ve keyifsiz uyandığınız bir sabahta “Ben depresyonun kendisiyim” diyen bir adamın albümünü dinlemek yapılacak son şey olmalı belki ama kendi ipimi çekme pahasına olsa da karşı koyamıyorum. The BoatsMan Call, Nick Cave And The Bed Seeds albümlerinin en içe dönük en depresif olanı. Koyuyorum cd çalara. Üzerime damla damla düşen hüzün eşliğinde şarkılarında sıkca söylediği gibi kendi hüzünlü penceremden bakıyorum insanlığa. Kendimi dünyanın güzelliğine ve insanlara sımsıkı bağlı hissederken bir anda endişelerle dolu olduğumu kaygılarımın içinde boğulduğumu hissediyor, dünyadan tiksiniyorum. Pencerenin önünden kalkıp odama ve dünyaya dönemeye çalışırken, masamın üstünde duran Aragon’un kitabının üzerinde kocaman puntolarla yazılmış ‘’mutlu aşk yoktur’’ yazısına gözüm takılıyor. Bu sırada Nick Cave sesleniyor içerden “there will always be suffering (her zaman acı olacaktır). İlişkilerin arzuyla başlayıp hüzünlü bir sonla bittiğini anlatıyor. Aşk’ın uzlaşma gerektirdiğini ama bunun zor olduğunu söylüyor sakin sakin konuşur gibi. Leonard Cohen’den de dizeler geliyor aklıma: Zenginle fakir arasında savaş var. Kadınla erkek arasında bir savaş. Solla sağ arasında bir savaş var. Siyahla beyaz arsında, tekle çift arasında bir savaş. Neden geri dönmüyorsun savaşa? Ve belki de kendine cevaben şöyle söylüyor, savaşın dışında kalmamızın kaçınılmazlığını bildiğimizi bilerek. ‘’Herkes biliyor zarların hileli olduğunu. Herkes biliyor teknenin su aldığını. Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini. Herkeste babaları ya da köpekleri biraz önce ölmüş gibi buruk bir his var. Herkes biliyor anlaşmanın hileli olduğunu. Herkes biliyor. ‘’Albümün son parçası da bittiğinde kendimi başlamış olduğum noktanın çok uzağında buluveriyorum birden. Ayılmak ve keyfimin yerine gelmesi için başladığım müzik yolculuğunda şarkılarını dinleyerek büyüdüğüm adamlarla birlikte düşüncelerimin sağlamasını yaptığımı görüyorum. Hala keyifsizim belki ama kendimi güçlü hissediyorum ve bunca zaman dinlediğim ve seçtiğim bütün parçaların ortak bir özelliğini görüyorum: Güçlü bir hüzün o hüzünden gelen enerji ve coşku. Ufak çapta mazoşist bir durum belki de. Son olarak yolculuğa Bob Dylan’la bitirmeye karar veriyorum. “Aşk çok yalındır. Bir tümceyle açıklanır. Sen onu bilirdin, bense bugünlerde öğrendim. Şimdi seni nerede bulacağımı biliyorum. Bir başkasının odasında tabi. Ben bunu hak etmiştim. Sonuçta koca bir kızsın.” Şarkı bittiğinde telefonum çalıyor açıyorum. Onun sesini duyunca keyfim yerine geliyor. Birden bütün dertler tasalar uçuveriyor, aklım karışıyor. Telefonu kapatıp dışarı çıkmaya hazırlanıyorum. Aşkın aslında ne kadar saf ve basit aynı zamanda bu kadar her şeyle ilintili olduğu için karışık olduğunu düşünerek sokağın kalabalığına karışıyorum.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder